Kelimelerin ne önemi var, mühim olan yalnızlık

Yorum yok

Kelimelerin ne önemi var, mühim olan yalnızlık

Göz ağlar kalp yanar

Kardeş gibi birlikte

Ümitsizdir ruh

Kapanır ürkek benliğime

Bir gece derin derin solursun acıyı

Bırakmaz üşüşmüş karıncalar derinden

Her biri bir parça alırken bedenden

Çıplak kalan ruh titrer ve üşür

Aslında mevsim yaza merhaba

Ama ruhun zamansızlığı

Ve de mekansızlığı

Onu soğuk bir yalnızlığa iter tanrısal

Biraz tekilliğin övgüsü

Biraz çoğulluğun yazgısı

Bulanık akar düşünceler

Sonunda sen yoksun ya hani

Akar akar nereye gider

Yokluk ve kayboluş dolu terennümat

Biraz daha neskafeyle iyi gelir ölüme

Ki ölüm yalnızca ölüm değildir

Sessizliktir Sensizliktir Renksizliktir

Gözlerini benden kaçırdığın andan beri

Yitik bi yolcuyum buram buram acı fışkıran

İşkence yapar gecenin uğultuları üstüme üstüme

Yoksun nice zamandır ey yar olası yar

Ben nerdeyim sen nerdesin O nerde

Önüm arkam sağım solum sobe

Saklanmayan ebe…

C.Ö

31 Mayıs 2011

Siyah Gözlerine Beni de Götür

Yorum yok

SİYAH GÖZLERİNE BENİ DE GÖTÜR

siyah gözlerine beni de götür
daha dokunmadan kurudu irem
çöllere bir türlü yağamıyorum
yeni bir koşuşun başlangıcında
biraz deprem sonrası
biraz şehir hülyası
bir kalp yangınından geriye kalan
siyah gözlerine beni de götür

artık bu yerlere sığamıyorum
pembe uçurtmalar yollandığından beri
sarardı tiryaki menekşeleri
sonbaharın tozlu kafeslerinde
sevgi turnaları yakalıyorum
turnalar gidiyor; ben kalıyorum
avareyim, asûdeyim, yorgunum
bilmiyorum neden sana vurgunum
erzurum garında banklar üstünde
uyku tutmuyor karanlıkları
yitik düşlerimi kovalıyorum
gölgeler gidiyor; ben kalıyorum

binbir türlü kokuyorsa yaylalar
siyah gözlerine beni de götür
baharın koynundan koparıp sana
ipek bir mendile sardığım yüreğimle
şehzade gülleri gönderiyorum
umutlar kalıyor; ben gidiyorum

bütün yelkenlileri, deniz fenerlerini
kaptanları sorgulayan
yanından geçen küheylanların
korku tûfanına yakalandığı
siyah gözlerine beni de götür
güneş ülkesinden gelen yiğitler
benzeri olmayan bir dünya kursun
cellat, ayrılığın boynunu vursun

usul usul intizârı çürüten
bu hercai diken, bu çılgın arzu
sürüklüyor imkânsız muştuların
eşiğine gönül vâdilerini
bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
düşüyorum tanyerine
ya topla yaralı kırlangıçları
ya da bu vefâsız şarkıyı bitir
özgürlüğe giden tutsaklar gibi
siyah gözlerine beni de götür

Nurullah Genç

Ateş Böcekleri Şiiri Tagore

Yorum yok

ATEŞ BÖCEKLERİ

Hayallerim,
Canlı ışık lekecikleri,
Karanlıkta gözkırpıştıran
Ateş böcekleridir.

O dikkati çekmeyen,
Sesleri, yol kıyısı hercailerinin
Mırıldanır bu gelişigüzel çizgilerde.

Zihnin uykulu karanlık mağaraları içinde,
Rüyalar
Günün kervanından dökülen parçalarla,
Yuvalarını yaparlar.

Bahar, geleceğin meyveleri için değil
Fakat bir anın kaprisi için
Çiçeklerin petallerini saçar.

Neş’e kımıltısız yerin zincirinden kurtulmuş
Sayısız yapraklara doğru
Koşar ve dans eder
Bir gün için havada.

Hiçbir önem taşımayan kelimelerim
Zamanın dalgaları üstünde hafifçe dans edebilirler,
Mana ile ağırlaştıkları zaman dibe çökerler.

Zihnin derinliklerinde güveler
İnce kanatlarını büyütürler;
Ve veda ederek uçuşurlar,
Gün batımı göğünde.

Kelebek ayları değil, fakat an’ları sayar
ve yeter zamana sahiptir.

Benim düşüncelerim, kıvılcımlar gibi, kanatlanmış
Sürprizler üzerinde giderler,
Tek bir gülüş taşıyarak.
Agaç sevgi ile bakar kendi güzel gölgesine
Buna rağmen onu hiçbir vakit kucaklıyamaz.

İzin ver, güneş ışığı gibi, aşkım seni sarsın
Ve yine de aydınlık özgürlügü versin sana.

Renklendirilmiş kabarcıklardır günler,
Dipsiz gecenin yüzüne çıkan,

Hatırlamanı istemek için armağanlarım çok küçüktür;
Ve bunun için
Onları sen hatırlamalısın.

Çıkart, at ismimi armağandan;
Bir yük olacaksa,
Ancak şarkım kalsın.

Nisan, bir çocuk gibi,
Çiçeklerle tozlar üzerine hiyogralifler yazıyor.
Onları siliyor ve unutuyor.

Hatıra, rahibe, hali öldürüyor,
Ve onun kalbini ölü geçmişin türbesine sunuyor.

Mabedin kasvetli heybetinden
Çocuklar tozda oynamak için dışarı koşuyorlar,
Tanrı onların oyununu seyre dalıyor,
Ve rahibi unutuyor.

Zihnim, düşüncelerinin akışında
Birdenbire yanan bir ışık gibi çalışmaya başlar,
Asla tekrarlanmıyan akıcı notasıyle bir küçük ırmak gibi.

Dağda, sessizlik kendi yüksekliğini bulmak için
kabarmaktadır,
Gölde, hareket kendi derinliğini tahayyül etmek için
hareketsizleşir.

Veda eden gecenin
Sabahın kapalı gözlerine kondurduğu öpücük
Şafak yıldızında parlıyor.

Ey bakire, senin güzelliğin bir meyve gibidir,
Henüz olgunlasmamış ve açılmamış bir sırla dopdolu.

Onun anısını yitiren acı
Kuş seslerinden uzak,
Fakat yalnız ağustosböceğinin ıslığının duyulduğu sessiz karanlık saatler gibidir.

Gerilik onun öldüren bir pençe ile gerçeği elinde güvenle
tutmaya çalışır.
Zayıf bir lambayı canlandırmayı arzulayarak uzun gece
bütün yıldızlarını ışıklandırır.

Hernekadar O
Dünyayı
-Gelini-
Kollarında tutuyorsa da,
Gök,
Sonsuzluğa kadar
Uzaktadır.

Tanrı, dostlar arar ve sevgi diler,
Şeytan, eserler arar ve itaat ister.

Toprak hizmetine karşılık
Ağacı kendisine bağlar,
Gök ise hiçbir şey istemez
Ve onu özgür kılar.

Çocuk, tarihin tozu ile aydınlanmış
Yaşı bilinmiyen zamanın gizliliği içersinde
Edebi olarak oturmaktadır.

Uzakta olan O,
sabahleyin bana geldi,
Işık tarafından alınıp götürüldüğünde daha da yakınlaştı.

Beyaz ve pembe zakkumlar buluştular
Ve, ayrı lehçelerde neş’e ile eğlendiler.

Sessizlik
Kendi kirlerini
Süpürüp yürüyünce
Fırtına olur.

Rabindranath Tagore

Sayfa 1 - 41234